KEDİLER KRALI

​YAĞMUR YAĞDIRAN ÇOCUK DUASI

YAĞMUR YAĞDIRAN ÇOCUK DUASI

Erol Erdoğan

Şehre aylardır yağmur yağmamıştı. Hava çok sıcaktı. Herkes bunalmıştı. Şehrin bilge kişileri sürekli kalp, astım ve 

benzeri hastaların dikkatli olmasını istiyordu. Şehre su veren kaynaklarda su bitmek üzereydi. Salgın hastalığa 

yakalananların sayısı hızla artıyordu. Her evde sıcaklar ve gittikçe azalan su meselesi konuşuluyordu. 

“Anne, doğum günümü nerede kutlayacağız?” diye sordu. Mutfakta çalışmakta olan anne yan odadan seslenen 

kızına doğru yönelerek “Kızım, bu sene evde yaparız. Geçen yıl, sekizinci yaş gününü dedenin köydeki bahçesinde 

kutlamıştık ama havalar çok sıcak. Evde ne de olsa klimamız var” diye cevap verdi. Kızın adı Melis idi. Küçük kız 

“Anne, köylerde bu kadar sıcak mı?” diye sordu bu defa. Kızının yanına gelen anne perdeleri aralanmış pencereden 

gökyüzüne bakmaya çalışarak “Evet yavrum, köyler de çok sıcakmış” diye cevap verdi. Sonra ekledi “Zaten şehre 

yağmur da yağsa bu dev binalardan aşağıya yağmur inmez ki. Baksana beton labirentler gibi oldu şehirler.” 

Melis de annesinin yanına gelerek göğe doğru bakmaya çalıştı, ama göremedi. Kafasını defalarca uzatmasına 

rağmen sadece binaları görebiliyordu.  “Anne, sen gökyüzünü görebiliyor musun, ben göremiyorum” diye sordu. 

Annesi eliyle karşıdaki binaları işaret ederek “Kızım sadece karşıdaki iki binanın arasındaki boşluktan azcık 

görünüyor, senin boyun yetişmez” diye cevap verdi. 

Kız o gece sürekli gökyüzünü, yağmuru, gökteki bulutları, suları düşündü. Evdeki herkes uyumuştu ama bir türlü 

uyuyamıyordu. Dinlediği haberler gittikçe ürkütücü olmaya başlamıştı. Annesinin “Köyler de çok sıcakmış” cümlesi 

canını sıkmıştı. Köydeki dedesi de aklından çıkmıyordu. Acaba köyde de sular azalmış mıydı, köyde de sular 

azalmışsa dedesinin inekleri, koyunları, kedileri susuz mu kalırdı? Tarlalardaki çiçekli bitkiler susuz kalınca ölür 

müydü? Ağaçlar nasıl meyve verecekti? Düşündükçe düşünüyordu. Yağmur yapmazsa hastalıklar daha da mı 

artacaktı? Su olmadan hayat nasıl olurdu, suyun yerini tutan bir şey icat edilebilir miydi? Acaba bilim adamları bu 

icat için uğraşıyorlar mıydı? Gerçekten Allah hiç yağmur yağdırmayabilir miydi?

“Gerçekten Allah hiç yağmur yağdırmayabilir miydi?”

Bu soru aklına takılmış, bir türlü gitmiyordu. Aklına okulda öğrendiği yağmurun nasıl yağdığına dair bilgiler 

gelmeye başladı. Öğretmeninin anlattıklarını düşündü.  Yatağından kalktı, ışığı yakmadan çantasından defterini 

buldu. Yağmurla ilgili notlarını tekrar okudu. Kütüphanedeki ansiklopediden yağmur maddesini bularak okudu. 

Okudukları ona yağmurun geç de olsa bir gün yağacağı fikrini veriyordu. Sonra dedesinin “Hayat varsa yağmur er 

geç yağar” sözü aklına geldi, bu söz de onu rahatlattı. Düşünürken uyuyakalmıştı. Anne baba ve ağabeyi onu 

sabah kahvaltısına kaldıramadılar. Çünkü o kadar geç uyumuştu ki uyku kahvaltıdan daha tatlı gelmişti. Melis, 

sonraki gece de aynı düşüncelerle uykusuz kaldı. Sonraki akşam annesine “Anneciğim, dedemle konuşabilir miyiz, 

onu telefonla arasana, özledim dedemi” dedi. Anne, kızının bu isteğinden çok memnun olmuştu, hemen aradılar. 

Evdeki herkes dedeyle tek tek konuştu. Dedenin anlattığına göre köyde de sıcaklar hala devam ediyormuş. Tarla 

sulama işleri için artık saatlik süreler verilmeye başlanmış. Köylü her yıl olduğu gibi yine yağmur duasına çıkmaya 

hazırlanıyormuş. 

Yağmur duasına çıkmak… Melis’i heyecanlandıran bir haberdi bu. “Anne, tamam işte, yağmur yağar artık; geçen 

sene, biz köydeyken herkes yağmur duasına çıkmıştı, sonraki gün müthiş bir yağmur yağmıştı, yaşasın yakında 

yağmur yağacak” diye heyecanla upuzun bir cümleyi neredeyse tek nefeste söylemişti. O kadar sevinmişti ki, o 

sevinçle elindeki muhallebi kâsesini unutmuş, kâse yere düşünce de kırılmıştı. Annesi bir taraftan yerdeki cam 

kırıklarını toplarken diğer taraftan kızına yağmur duasıyla ilgili bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Annesinin sözleri 

Melis’in canını sıkmıştı. “Nasıl yani anne, dedemlerin köydeki yağmur duasının buraya faydası olmaz mı?” diye 

sordu. Annesi yüzünü biraz buruşturarak “Allah bilir ama kızım dedenin köyü buraya çok uzak. Aramızda otobüsle 

yarım günlük yol var” şeklinde verdiği cevap Melis’i iyice üzmüştü. Sevinci kısa sürmüştü. Odasına çekildi. Beş 

dakika geçmemişti ki koşarak yeniden annesinin yanına geldi. “Anne o zaman şehirde de yağmur duası yapılsın” 

dedi. Anne şaşırdı birden. “Ama kızım burası yirmi milyonluk bir şehir. Burada yağmur duası olur mu? Ben hiç 

yağmur duası görmedim bu şehirde” diye cevap verdi. Melis bundan sonra onlarca soru sordu. Annesi soruların 

çoğunda zorlandı, az bir kısmına cevap verebildi. Baktı başa çıkamıyor, “Kızım, soruların bazılarını cevaplandıracak 

bilgim yok, akşam babanla konuşalım” demek zorunda kaldı.  Akşam babası da “Şehirde neden yağmur duası 

yapılmıyor?” sorusuna babası da tam cevap verememişti. Babası “Yağmur duası yapmak için tarla, dağ, tepe gibi 

yerler gerek. Burası koca bir şehir” demekle yetinmiş, Melis’in “Ama baba, susuz olan biziz, şehrimize aylardır 

gram yağmur düşmedi. Yağmur nereye yağmıyorsa yağmur duası da orada yapılmalı” tarzındaki sözlerini de 

cevapsız bırakmıştı. 

Konuşmalar Melis’in aklına yatmamıştı, sorularına verilen cevaplar ona yetmemişti. Gece yatağında uyumaya 

çalışırken aklına bir şey geldi, yarı uykulu şekilde aklına gelen şeyi planladı. Sabah erkenden kalkıp ağabeyini 

uyandırdı, düşündüğünü ona anlattı. Ağabeyi dinlerken sürekli gülümsemiş, kardeşini ciddiye almamıştı. Bunu fark 

eden Melis “Tamam ağabey, o zaman senden sadece bana eşlik etmeni istiyorum” diye yalvardı. Ağabeyi 

kardeşinin çok üzüldüğünü görünce “Tamam” dedi. 

Melis ve ağabeyi Hasan öğle ezanları okunurken oturdukları sitenin camisine çoktan varmışlardı. Melis caminin bir 

köşesinde oturdu. Ağabeyi cemaatle öğlen namazını kıldı. Namazdan sonra Hasan imama yanaşarak az konuşmak 

istediğini söyleyince imam iki kardeşi caminin son cemaat bölümündeki odaya davet etti, orada onları dinledi. 

Melis, aklında tuttuğu her şeyi heyecanla cami imamına anlattı. İmam da anne ve babasına benzer şeyler söyledi. 

Yağmur duasının bir gelenek olarak köylerde yapıldığını, bazı kasabalarda da yapıldığını ama büyük şehirlerin böyle 

bir şeye alışkın olmadığını söyledi. Yağmur duası yapılacak bir yerin şehirlerde olmayacağını da ısrarla söyledi.  

Melis anne ve babasına söylediğini imama da ısrarla söyledi. Ona göre şu anda susuzluk çelen bu şehirdi, şehre 

aylardır gram yağmur düşmemişti, o zaman şehirdekiler yağmur duasına çıkmalı, imamlar da buna öncü olmalıydı. 

Defalarca tekrar etse de imamı ikna edemediler. İmam, Melis ve ağabeyine “Hepimiz dua ediyoruz. Gördüğünüz 

gibi az önce de namazın sonunda dua ettim yağmur için. Cemaat de amin” dedi diyerek onların gönlünü almak 

istedi. Melis heyecanla “Evet, duydum, çok sevindim. O an ben de amin” dedim diyerek imamın sözlerini teyit etti. 

İmam iki kardeşi “Ben yine de düşüneceğim. Yağmur yağmamasını dert edindiğiniz için size teşekkür ederim. Allah 

inşallah yağmur gönderecek” diyerek onları güzel sözlerle camiden uğurladı. 

Melis o günden sonra umudunu hiç kaybetmedi. Okuduğu kitaplar, öğretmeninden dinledikleri, dedesinin köyde 

anlattıkları, imamın ümitlendirmesi yağmurun bir gün yağacağına olan inancını arttırmıştı. Ancak “Yağmur ya geç 

yağarsa” korkusu onun umudunu zaman zaman azaltıyordu. Günler geçiyor, tek bir yağmur damlası düşmüyordu 

şehre. Hastalıklar artmaya devam ediyordu, susuzluktan ölen hayvanlar görünüyordu sokaklarda, insanlar 

bulaşıklarını ve çamaşırlarını yıkayamaz olmuşlardı. Haber bültenlerinde barajlardaki suyun bitmek üzere olduğuna 

dair haberler sıklaşmaya başlamıştı. 

Melis “Sürekli bir şeyler yapmalıyız” diye düşünmekten kendini alamıyordu. Dedesinin “Çocukların duası kabul olur” 

sözü bugünlerde sık sık kulağında çınlamaya başlamıştı. O da artık her gece yatağına girince yorganının altında 

kısık sesle dua ediyordu. Annesinden öğrendiği, dedesinden duyduğu duaları yağmur duasına dönüştürerek her 

gece Allah’a yalvarıyordu. “Ama daha fazlasını yapabilirim” diye düşünüyordu sürekli. Bir gece yine duasını 

yaparken “Buldum” diye fırladı yatağından. Gecenin yarısı olduğunu fark edince hemen sessizce tekrar yatağına 

girdi. 

*

O gece farklı olacaktı. Hepsi öyle düşünüyordu. Melis, okul ve mahalleden onlarca arkadaşı ile haberleşerek bir 

plan hazırlamışlar, sonra bu planı ulaşabildikleri tüm akranlarıyla paylaşmışlardı. Hesaplarına göre değişik 

yaşlardaki en az elli bin çocuğa ulaşmışlardı. Son çabalarda ulaştıkları arkadaş sayısının birkaç yüz bini geçeceğini 

düşünüyorlardı. 

“O gece farklı olacak” dedikleri gece gelmişti. Gece yarısını geçmişti. Evdekiler uyumuştu. Şehir sessizliğe 

bürünmüştü. Melis yatağından kalktı, “Ağabey, hadi sen de gel” diyerek odasından yavaşça çıktı. Evin dış kapısını 

sessizce açarak abi-kardeş binanın terasına çıktılar. Yanında getirdikleri ışığı açarak, dışarıdan görülebilecek bir 

yere diktiler. Dakikalar geçtikçe şehirdeki binaların teraslarında birer ikişer ışıklar görünmeye başladı. Beş dakika 

geçmemişti ki sanki şehirdeki binaların çatı ve teraslarında, bazı binaların pencerelerinde çocuklar vardı. “Ağabey, 

sanki ulaştığımızdan daha fazla çocuk çıktı bu gece teraslara” diye seslendi ağabeyine. Hasan “Galiba öyle oldu 

Melis. Baksana tüm çatılarda çocuk gözüküyor, bu harika bir şey” diye cevap verdi. Melis’in heyecanı gittikçe 

artıyordu. “Ağabey, sadece bir dakikamız kaldı” diye seslenince Hasan “O zaman hazır olalım” diye karşılık verdi. 

Saat 01.11’i gösterirken çatı, teras ve pencerelerdeki yüzbinlere ulaşan çocuklar daha önceden ezberledikleri 

yağmur duasını yüksek sesle koca bir gökyüzü korosu gibi hep birlikte yapmaya başladılar. 

“Allah’ım! Bize yağmur ver! Allah’ım! Bize yağmur ver! Allah’ım! Bize yağmur ver! Allah’ım, bu yağmuru bardaktan 

boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl. "Allah'ım bize can kurtaran, bereketli, her yeri kaplayan ve zarar 

vermeyecek bir yağmur ihsan et."” 

Dua bitince ‘amin’ sesleri tüm şehri ve gökyüzünü kaplamıştı. Sesi duyan pencerelerini açıyor, olanları anlamaya 

çalışıyordu. Şehir sanki gündüze dönmüştü. Evlerin ışıkları birer ikişer yanıyor, teraslardaki çocukların yanında her 

yaştan insanlar gelmeye başlamıştı. Tüm teraslar, çatılar, balkonlar, pencereler insan dolmuştu.  Çocuklar duayı üç 

defa daha okudular. Her duada amin sesi daha da çoğaldı. Herkes şaşkın, çocuklar mutluydu. Çocukların yağmur 

duasına gökyüzü, gökyüzündeki yıldızlar ve gezegenler, uzaklardaki kuşlar ve ağaçlar, daha uzaklardaki barajlar ve 

nehirler, sokaklardaki kediler ve köpekler de eşlik etmişti sanki. Amin sesleri o kadar güçlü çıkmıştı ki Melis bir an 

tüm dünyanın o an dua yaptığı hissine kapılmıştı. 

Melis ve Hasan o gece sabaha kaçar yağmurun yağmasını bekledi, ikisinin de gözleri sürekli penceredeydi. Saatler 

geçti ama yağmur yağmıyordu. İkisi de oturma odasında pencerenin önündeki koltukta uyuyakalmışlardı. 

Annesinin “Meliiiiis” sesiyle uyandığında yorgunluktan her yeri ağrıyordu. “Tamam, anneciğim, uyandım” diye 

cevap verdi annesine. Annesi “Melis camdan bakmayacak mısın?” diye sordu. Melis ve ağabeyi heyecanla pençeye 

yöneldiler. “Aaa yağmur yağmış” diye ikisi birden bağırdı. Onlar uyuyakaldıktan bir süre sonra yağmur yağmaya 

başlamış üç-dört saat aralıksız yağmıştı. Televizyonlarda spikerler sevinçle yağmur haberini veriyordu. Melis 

annesinin kucağına atladı, annesini öptü, sonra babasını öptü, ağabeyine sarıldı. 

Hemen odasına geçti. “Bu günü günlüğüne yazmalıyım” dedi. Önce tarih attı, başladı yazmaya. 

“15 Ağustos 2024. Bugün Cuma. Müthiş bir şey oldu bugün. Rabbime şükrediyoruz.”

Oyunbozan

Oyunbozan/  Ümit Elif Özkan

Ali Cengiz Oyunu masalından ilhamla…

Anneler daha rahat sohbet etmek için çocukları yan odaya göndermişlerdi. Cengiz tek erkek çocuk olarak üzerine düşeni yapmış, kızların evcilik oyununu bozmuştu. Şimdi kenara çekilip sırıtarak dağılmış fincan takımlarının, ortalığa saçılmış bebek evi parçalarının başında mızıldayan, somurtan, şikâyet için harekete geçen kızları seyrediyordu. Fakat kızlardan biri oyunu bozdu. Gözlüklü, saçları örgülü Sümeyye’ydi bu. Sakince Cengiz’e yaklaşıp sordu:

- Oyunumuzu niye bozdun?

Cengiz fırsatı kaçırır mı? Göğsünü şişirip yumruklarını sıkarak,

- Ben dev bir robotum. Her şeyi yıkarım, mahvederim, dedi.

Sümeyye, Cengiz’in hiç beklemediği bir şey yaptı. 

- Ben de dev robotları perişan eden bir robot virüsüyüm.

Cengiz şaşırmıştı. Onun bildiği kız tepkisi değildi bu. Bir kız böyle şeyler söylememeliydi. Bağırmalı, 

ağlamalı ya da annesine şikâyet etmeliydi. 

Sümeyye’nin çıkışına şaşıran kızlar, bir Cengiz’e bir Sümeyye’ye bakıyorlardı.

Sümeyye üsteledi. 

- Evet, ben bir robot virüsüyüm ve bütün sistemini bozdum şimdi ne yapacaksın bakalım.

Cengiz, Sümeyye’nin kendinden emin duruşu ve kızların muzaffer tebessümleri karşısında hemen 

toparladı kendini. 

- O zaman ben de virüs avcısı bir bilgisayar korsanıyım.

Kızlar, Sümeyye’ye döndüler. O duruşunu hiç bozmadan oyunu sürdürdü.

- Ben de bilgisayar korsanlarını yakalayan bir süper ajanım. 

Kapışmanın heyecanı gittikçe artıyordu. Cengiz altta kalmadı.

- Süper ajanları yok eden bir süper kötüyüm. 

Sümeyye taktik değiştirmek gerektiğini anlamıştı. 

- Süper kötüleri iyileştiren büyülü bir çiçeğim.

Cengiz:

- O çiçeği acımasızca ezen bir çizmeyim.

Sümeyye:

- Çizmeye çiçek eken bir bahçıvanım. 

Cengiz:

- Bahçıvanı işten atan zengin adamım.

Sümeyye:

- Zengin adamın iyi kalpli kızıyım. Babam beni o kadar seviyormuş ki ne istersem yaparmış.

Cengiz zor durumdaydı. 

- Ben de şeyim. Dur, söyleyeceğim. Ben de…

Kızlar tezahürata başladılar.

- Sümeyye, Sümeyye…

Tam o sırada Cengiz’in annesi geldi.

- Haydi, oğlum gidiyoruz.

Sümeyye yüzünde kocaman bir gülücükle,

- Çok güzel oynadık Gülsüm Teyze, dedi. Cengiz yine gelsin.
 

​​Gökyüzüyle Arkadaş Olmak 2

Yazan: Zekiye ÇOBAN

​Gökyüzüyle Arkadaş Olmak

Gökyüzüyle Arkadaş Olmak  /   Zekiye Çoban

- Yine mi Alihaaan! 

Aşağı inmek için tam asansörün düğmesine basmıştım ki ablamın sesi, yine peşimden 

yükseldi. O küçücük a’lar yine kocaman olmuş, sanki beni yakalayıp cezalandıracak gibi 

peşim sıra geliyorlardı. Asansör biraz daha hızlansın istiyordum. Yahut aşağıda hazır 

bekleyen iri kanatlı bir kuş okula beni çarçabuk ulaştırsın. Ama yok, herhalde okula bugün de 

yürüyerek gideceğim. 

Ne zaman bir hata yapsam, ablamın sözünü tutmasam ablam; bütün gücüyle 

“Alihaaan” diye bağırır, o sevimli, yuvarlak, mini mini a’lar bir anda kocaman ve kızgınca 

çoğalır, elimi ayağımı birbirine dolaştırır. Ablamdan çok ablamın a’ları telaşlandırır beni. Bu 

sabah da öyle oldu. 

Hay Allah! Doğru ya dün gece yine unutmuş olmalıyım. Ablamı yine o yüzden 

kızdırdım.  Oysa her gün unutmayacağım diye söz veriyorum. Her gece uyku bastırınca 

istemeden unutmuş oluyorum. O rüya senin, bu hayal benim dolaşırken de hiç aklıma 

gelmiyor. Rüyalarımda da kimseler hatırlatmıyor.

Aşağı nefes nefese indim. Şimdi yukarı çıksam, her şey için geç. Okula da geç kalmış 

olacağım. Yahut eve varmadan ablamın a’ları asansörde beni yakalayacaklar. Elimi ayağıma 

dolaştıracaklar. Zaten kan ter içinde kalmışım. Bir an önce yola çıkmalıyım. 

İri kanatlı kuş, bugün de gelmemiş. Haydi tabana kuvvet Alihan, diyorum. Öyle hızlı 

güzel öyle hızlı yürü ki kuşlar sana imrensin.

Yolda arkadaşım Ferhat’ı görünce kuşları da ablamı da çoktan unutmuş oluyorum. 

Okul yolunu sohbet ede ede yürümek her zaman mutluluk veriyor. 

O gün Fen ve Teknoloji dersinde kutup yıldızı ve yıldızlar hakkında daha çok şey 

öğrendik. Heyecandan yerimde duramadım. Öğretmenimize sorular sordum, cevaplar verdim, 

içimdeki gökyüzü sevdasından bahsettim. Öğretmenimiz “Aferin Alihan” dedi.

- Konuyu çok güzel kavradın. Yıldızlara, gökyüzüne merakın bana da heyecan verdi. 

Merak etmen, araştırman hoşuma gitti.

Öğretmenime teşekkür etmeyi ihmal etmedim.

Heyecanla sözlerime devam ettim:

- Her gece yıldızları izliyorum, öğretmenim. Onlarla sohbet ediyorum. Kutup yıldızını 

selamlıyorum. İnsanlara yön ve yol bulmakta yardımcı olmasının ne kadar önemli olduğunu 

söylüyorum. Allah’ın kudretinin büyüklüğünü düşünüyorum.

Öğretmenimizin gözleri yıldız gibi parladı:

- Seni ileride astronot yahut uzay araştırmaları yapan bir bilim adamı olarak görmek 

istiyoruz Alihan. Ne güzel düşüncelerin var.

Bol yıldızlı dersimiz hiç bitmesin, isterdim ama birden çalıveren ders zili, sohbetimizi 

bölmeye yetti. Oysa söyleyecek daha ne çok sözüm, ne çok hayalim vardı.

Ranzanın üst katını gökyüzüyle arkadaş olmak için seçtiğimden, her yer gece 

yıldızlarla sohbet ettiğimden, hayallerimi yıldızlarla süslediğimden kimsenin haberi yoktu. 

Kusursuz, mükemmel yaratıcının eserlerinin hepsi incelenmeye, üzerinde düşünmeye değerdi.

Sonra ablam geldi aklıma. Gülümsedim. Ona bile söyleyememiştim. Her gece ay ve 

yıldızlarla sohbete dalmışken, ansızın gelen uykum yüzünden tülü açık unuttuğumu 

istemeyerek de olsa onu kızdırdığımı. Ablamın a’larının en çok bu yüzden kızgın ve kocaman 

olduklarını kim nereden bilecekti? 

Yol boyu düşüne düşüne yürüdüm. Eve vardığımda ablam yoktu. Derin bir nefes 

aldım. Birazdan gelir ve yine gece tül ve perdeyi açık bırakmamın sebebini sorardı. Yine 

küçücük a’lar kocaman olurdu belki. Ama kararlıydım. Bu sefer sakin sakin konuşacaktım. 

Gökyüzüyle komşu olmak için ranzanın üst katını ondan istediğimi, bol yıldızlı hayallerimi, 

sevdiklerimi özlediklerimi gökyüzüne yerleştirdiğimi, ansızın kapanan gözlerimi, her şeyi 

anlatacaktım. Düşüncesiz bir çocuk olmadığımı ispatlayacaktım. O zaman ablam daha iyi 

anlardı beni. Nasılsa biz çözüm bulabilirdik; açık kalan pencereler, sıyrılmış perdeler için. 

Yeter ki, gökyüzüyle bir arkadaş olarak kalabileyim hep.